28 Haziran 2018 Perşembe

Fotoğraf

Kapı çaldı gene. yaklaşık bir haftadır gece saat ikide çaldığı gibi bu gece de çaldı. Aşağı inip kapıya bakmakla bakmamak arasında kaldım, bir taraftan korkuyorum diğer taraftan merak içindeyim. mevsim sonbahar olduğundan mahalle oldukça sessiz ve sakin, bu mevsimde terketmeye başlıyorlar insanlar yazlıklarını yavaş yavaş. En sevdiğim mevsim güz mevsimi, gökyüzü keskin ve göz alıcı bir mavi olmaz artık ve gözlerimi acıtamaz, şekilden şekile renkten renge giren bulutlar, orada burada,istediğiniz biçime girerek, ardından çıkıverecekmiş gibi duran bir mucizeyi saklar ya da en azından ben öyle hayal ederim. Kaldı ki mucizelere dair hayaller dahi yaşadığın toprakların tozundan suyundan etkileniyor. Hiç durmayın sorun insanlara, hayatta başınıza gelen en muhteşem şey nedir diye, alacağınız cevaplar; insanların hayal güçlerinin yaşadıkları hayatla doğru orantılı olarak ne derece kısıtlı olduğunu gözlerinizin önüne serecektir.

Bu sefer inatla çalmaya devam etti kapı elime telefonu aldım. 155 e bastım ve parmağım arama tuşunun hemen üstünde aşağı indim, inmemem gerekirdi belki de. Kapıya yaklaştım, bilmem hangi kuvvetin etkisiyle çevirdim anahtarı. kapı gıcırdayarak açıldı, hiç gıcırdadığını hatırlamazdım ve bir anlığına kendimi başka bir evde sandım, ne garip bir his, neyse ki uzum sürmedi. Kapıyı açtığımda gördüğüm karşısında daha da şaşırdım. Kaç yaşında olduğunu kestiremediğim, 4-5 yaşında diye tahmin ettiğim bir kız çocuğı kapının önünde gülümseyerek dikiliyordu. Elinde süslü püslü bir kutu vardı. Karanlık bir gecede ayışığı dahi yokken çocuk kocaman görünmez bir spot ışığı altında gibiydi. Işığın nereden geldiğine kafa yoramayacak kadar şaşkındım, gene de kendimi toparlayarak sordum:

-Nereden geldin böyle? Ne tarafta oturuyorsunuz? Annenin babanın haberi var mı bu saatte burada olduğundan?

Çocuk hala gülümsüyordu. Yüzünde ne kadar çok çil vardı öyle, kumral saçları iki örgü yapılmıştı ve üzerinde oldukça eski yıllara ait eski püskü bir tulum vardı. İçinde minicik çiçekleri olan pembe bluz bana eskilerden bir şeyi hatırlattı ama neyi? Bir şeyler söylemeye niyeti yok gibiydi. Kutuyu kapının önüne nazikçe bıraktı ve geri döndü, nereden geldiği belli olmayan ışık da onu takip eder gibiydi, bahçeden çıkınca gözden kaybettim. Kutu önümdeydi açıp açmama konusunda kararsızdım. Bu arada kuvvetli esen bir rüzgarla aniden üşüdüm, kutuyu da alıp içeri girdim. Miko delirmiş gibiydi, arkamda onu zar zor teskin etmişken şimdi kutu çok bariz olarak sinirini bozuyor gibiydi. Sakin olmasını söyledim, biraz hırlayıp söminenin önündeki yerine geri yattı. Yaşlı köpeğim, akıllı köpeğim benim.

Köpeğimi sakinleştirebilmeme rağmen, Ben de çok heyecanlıydım, kutuyu tutarken bir taraftan ellerimin titremesine engel olmaya çalışıyordum. üzerindeki mavi kurdelayı yavaşça çözdüm. Kutunun üst kapağını kaldırdım, içinde çok çok eski yıllara ait bir fotograf vardı. Küçül bir çocuk pasparlak yemyeşil gözleri, musmutlu, güven ve huzur dolu, tatlı mı tatlı, saf mı saf gülümsemesi ile annesinin elini tutmuş, ötesini görüyormuşcasına doğdoğru kameranın lensine bakıyordu. Bu fotografa ilk baktığınızda Tanrı bu ailenin başına kötü bir şey getiremez derdiniz, hayır getirmemeliydi, hiçbir anne be çocuğun başına kötü bir şey gelmemeliydi. O çocuğu, şimdi çok iyi yerlerde güzel bir iş ve kendine layık bir eş ile çocuklarını severken hayal edebiliyordum, herkes gibi o güzel gözlü kız da onurlu insanca bir hayat sürmeliydi. Dikkatlice baktım fotografa, tekrar tekrar. Kutuyu bana getiren kızın ta kendisiydi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Gecenin dördü olmuştu, üşüyordum ve üstüne üstlük ölmüş olması çok muhtemel bir çocuk, kendisinin ve annesinin fotografını bir kutu içerisinde kapıma getiriyordu. Gözlerim kapanmaya başlamıştı, dogru düzgün düşünemediğimin farkındaydım. Uyumaya karar verdim.

Sabahın ilk ışıkları pencereye vurmaya başlamıştı bile. Ölü ve yılgın güneş. Kaç milyar yıldır oradaydı ve hala bu dünyada olan biten bu kadar kötülüğe rağmen nasıl ve neden ışıklarını göndermeye devam ediyordu? Çoktan patlayıp kara deliğe dönüşmesi gerekmez miydi? Yüreği nasıl dayanabiliyordu ısıttığı dünyanın üzerinde dökülen o kadar kana? Ben bile dayanamazken ve şimdi kimbilir neden ölmüş bir çocuk...

Neyse ki uyuyakalmışım. Kalktığımda saat öğledensonra ikiydi ve bombardıman gibi gürleyen gökgürültülerinden sonra inanılmaz bir yağmur başlamıştı. Yağmuru izlerken yavaş yavaş dün geceyi hatırladım ve çoktan ölmesi gereken güneşi.

Miko hala şöminenin önünde yatıyordu, kutu sehpanın üzerindeydi. Fotograf şöminenin üzerinde asılıydı. Oraya koymadığıma çok emindim, kutuya gittim, kapağını açtım, bir tane fotograf da oradaydı. Elimde birbirinin tıpatıp aynısı iki fotograf vardı. Anlam verebilmemin imkanı yoktu, olasılık dahilinde olan tek şey benim hala uyuyor olmamdı. Fakat uyanıktım hiç olmadığım kadar, hatta o kadar uyanıktım ki yağmur damlalarının tek tek düşüşlerini dahi hissedebiliyordum, cama vururkenki seslerini çok net duyuyordum, camda birleşerek minik nehirler oluşturmalarını, sokakta bir köpeğin kuyruğunu kıstırarak yağmurdan sığınacak bir yer aramasını, çevremde anlık olarak olup biten her şeyin büyük bir farkındalıkla görüyordum.

Bir diğer olasılık daha vardı elbet. Aynaya baktım ve korkuyla geri fırladım. Aynadaki ben miydim? Yüzümün yarısı yanıktı, bembeyaz saçlarım omuzlarıma iniyordu. Kırış kırış olmuş yüzümde yılların hezimetini gördüm, gözlerime baktım sönük yeşil gözlerime ve sonra herşeyi hatırladım o minik kız çocuğunu, yaşama sevincini, büyük hayallerini, insanlara olan güvenini, sevgiye olan inancını, dünyanın yeşil, kalplerin temiz, dimağların açık, vicdanların ana sütü kadar beyaz olacağına dair olan o sapmaz ve kaymaz güvenine.

Bendim o bendim. O körpe, temiz dimağın, o naif saf gülümsemenin sahibi bendim. Beni ezip geçen ve böyle yaralı, böyle tek başına bir dağ evine atan, hiç durmadan dönen çarkların gözü açık esiri ve sevgili tanrının yanlış gezegene atıverdiği zavallı kız çocuğunun dramı bir film şeridi gibi akıyor yağmur damlalarının çizdiği yolların arasında bir yerlerde.

Yüzümü kimin yaktığını hatırladım, tüm o insanımsıların yaptıklarını bir bir, tek tek hatırladım. Yağmur şiddetlendi ve ben en az onun kadar çok gözyaşı döktüm, tüm dünyayı gözyaşlarımla temizleyebilir miydim? o kadar çok gözyaşı var ki buharlaşıp acılaşarak bize geri yağan, ben de o gözyaşlarının sahiplerinden biriyim, başınıza, size gerçeği, ne kadar kötü, bencil, gaddar olabileceğinizi göstermek için yağacağım. Başıma ne geldiğinin önemi yok, anlatmam size. Biliyorum yağmur dinecek ve ben gene kendimi ve o küçük kızı unutacağım ta ki gömülmüş olan gecenin bir yarısı kapımı geri çalıp sabahına yağmurla sizin başınıza yağana dek.

Hoşçakalın, yağmurlarda görüşmek üzere...

Esindaş

0 yorum: