28 Haziran 2018 Perşembe

Baykuş

Hayatımda ilk defa o gece baykuş görmüştüm. Her yer zifiri karanlık ve ben neden olduğunu dahi hatırlayamadığım bir sebebten ötürü dışardaydım, elektrikler iki gündür kesik olduğundan sokak lambaları da yanmıyordu, değişik bir korku içime dolmasa, gökyüzünde gördüğüm binlerce küçük yıldızın pırıltısının yeryüzündeki nesnelerde yansıdığını görebilirdim belki de, fakat karanlıkta körüz biz ve bir o kadar da korkağız. Yaşama dört elle sarıldırtan ölüm korkusu yüzünden koltuğundan kalkamayan bezgin, yılmış, zavallı, ruh hastası bir bireye dönüşmeye başladığımın farkındayım ve bunu kendimde görmek dahi binlerce dikenin yüreğime girmesine benzer bir his yaratıyor ruhumda. Karanlığa gözüm alışmaya başlıyor yürüdükçe ve merak korkuya meydan okuyor. Gökyüzünün bu kadar yıldızla dolu olabileceğini hayal dahi edemezdim ve bu sessizlik içinde kulağıma gelen karanlığı seven yaratıkların cümbüşlü sesleri, kendimi bambaşka bir dünyaya adım atmışım gibi hissettiriyor.

Patika yoldan ormana doğru ilerlerken geçtiğim herbir çalılığın içinden garip hışırtılar duyuyorum, dallar fısıldaşır gibi birbirine çarpıyor, arada bir denizden geldiğini varsaydığım bir uğultu kulaklarımı rahatsız ediyor. Beni bu saatte dışarı çıkartan, karanlıkta ormana doğru gitmeme sebeb olan durumu hatırlamaya çalışıyorum. Ne olmuştu da dışarı çıkmıştım? Hafızam hiç olmadığı kadar kötüydü, zorluyorum ve bölük pörçük bir telefon konuşmasını hatırlamaya başlıyorum. Gecenin kaçıydı? Uykumdan uyandığıma göre oldukça geç bir saat olmalıydı, kalbim küt küt atarak açmıştım o telefonu. Galiba genç bir kadın sesi ya da küçük bir kız mıydı bilemiyorum; "abla, abla" deyip duruyordu, bir taraftan da ağlıyordu, hıçkırıkları içimde bir şeyleri, ta derinlerden bir şeyleri parçalamıştı. Biraz daha zorladım hafızamı, "her yer kan oldu" gibi bir şeyler söylemişti sanırım ya da şöyle miydi, "kanıyorum, hemen gelmelisin". "Ne kanı, kimsiniz" demeye kalmadan garip bir uğultu ile kapanmıştı telefon. O uğultuyu hatırlayınca deminden beri kulağıma gelen sesle aynı olduğunı fark ettim. Bana her ne oluyorsa ya da istemsizce her ne yaptırılıyorsam, doğru yolda olduğum besbelliydi. Şu anda ilerleyen ve bu eylemleri aklımdan izin almadan yapan bedenim çok farklı bir kuvvetin etkisi altında olmalıydı. Fakat o kuvvet neydi? Tanımadığım bir kızın bana telefon açmasına neden olan kuvvetle, beni gecenin karanlığında ormanın derinlerine ilerleten aynı kuvvet, fakat baktığınızda hayatın ta kendisi böyle bir şey işte. Bilinmeyen nedenlerle canınız bir şey ister ve onu yapmaya koyulurken hayatınız bambaşka bir yola girer, sözüm ona bilinçlisinizdir, hayır, yüzbin kere hayır, bilinciniz rüzgarda dans eden bir yapraktan ötesi değildir ve rüzgardır asıl onu oynatan. Kuvvet rüzgardır ve rüzgar üzerinde hiçbir hakimiyetiniz yoktur.

Baykuşu bu düşünceler arasında elektrik tellerinin üzerinde gördüm. Tüyleri bu kadar parlak ve gözleri bu kadar büyük ve canlı olmasaydı bu karanlıkta görebilmem imkansızdı. Bu kadar büyük gözlere sahip olan bir canlının diyeceği çok şey olmalı diye geçirdim içimden, diğer yandan bir ürperti yayılmıştı tüm vücuduma. Faltaşı gibi açılmış koskocaman gözlerle bana bakması dehşete düşürüyordu beni. Galiba gözleri beni içine alacaktı ve gene galiba o gözler tüm dünyaydı. bu gezegende olmuş olan ve de olacak her şey o gözlerde gerçekleşmiş ve de gerçekleşiyor gibiydi. Kafamı başka tarafa çeviremeyecek kadar hipnotize olmuştum. Birden havalandı kuş, önümdeki patikada alçaktan uçmaya başladı. Elimdeki pek de bir işe yaramayan feneri kapattım, baykuşun parıltılı kanatları yol göstericim oldu. Biz ilerledikçe uğultu da artıyor gibiydi, pırıltılı kanatlar artık kanat çırpmıyor gibiydi. Adımlarımı hızlandırdım. Baykuşun olduğu yere vardığımda, onu bir klubenin damında bana bakar buldum. İçeriden gaz lambasının ışığı tahtalardan dışarıya sızıyordu. Uğultu tam da klubenin altından geliyor gibiydi. Belliydi kaçışım yoktu, o klubeye girecektim. Tek bir el hareketimle açıldı kapı ve gördüğüm manzara içimde birikmiş olan ve kabuk tutmuş büyük bir yaranın kanamasına neden oldu.

Karşımdakinin doğa ana olduğunu bir bakışta anladım, saçları ağaç dalları gibiydi, üzerinde birkaç yaprak ya vardı ya yoktu, zamanında kuşların yuva yaptığı belli olan dallarda şimdi çoktan ölmüş kuşların tüyleri yaprak misali sallanıyordu, parmakları kurumuş çer çöpe dönmüş, vücudu delik deşik olmuş, çıkartılan altın ve bakırlar küçük nehirler oluşturarak tüm bedenini yakmış, yer yer petrol siyahı pisletmiş zamanında bembeyaz olan tenini. Gözleri artık kurumuş göller misali solgun, ölgün. Bir zamanlar balıkları besleyen o gözlerde ne bir güç ne bir kudret kalmış ve belki de yavru bir balığın iskeleti gözünün birinden sarkan garip nesne. Yer yer işkenceye uğramış bacakları, derisi soyulmuş, kemikler dışarı fırlamış, onu ayakta tutan ne varsa eziyetle söküp alınmış üzerinden. Yaram kanadıkça kanıyor, ağladıkça ağlıyorum, gördüğüm, bir şey yapamadığım, elimin kolumun bağlı olduğu, hayvanlara yapılan eziyetlerin yüreğimdeki büyük yarası artık bir daha asla kapanamayacak olan o yara, genişledikçe genişliyor ve ben damarlarımda tek bir damla kan bırakmayacasına kanayan o yarama hiçbir şey yapmamaya kararlıyım.

Bağırıyorum, yalvarıyorum;
"Sen ölme doğa ana, sen ölme, ben öleyim senin yerine, tüm o hayvancıkların eziyetini bana yükle, benim yaşamam büyük hata, böylesi bir kan gölünde durabilmem ve görmek istemediğimde kafamı çevirebilmem büyk hata, gücüm senin olsun, kanım senin olsun. Yaşaman lazım ve koruman lazım tüm o dört ayaklıları, sürünenleri, kanatlıları, yüzenleri, onları koru, beni al"

Çok geç artık dedi doğa ana ve son nefesinde bana o manzarayı gösterdi. Nutkum tutuldu gördüğüm şey karşısında, bir süre nefes dahi alamadım ve tek bir cümleyi kulağıma fısıldadı;
"Az kaldı, çok az kaldı".

Esindaş

0 yorum: