28 Haziran 2018 Perşembe

Ağustos Böcekleri

Ağustos böceklerinin mevsimine gelmiştik. İnanılmaz bir sıcak, derimin üzerinde kalın bir battaniye sarılıymışcasına,örtüyordu üzerimi. Deniz sessiz bir mavi, tek tük balıkçı teknelerinde insanlar sıcağa aldırmadan atıyorlar oltalarını.Böylesine durgun sıcaklarda pek olay olmaz gibi gelir insana, hayvanlar uyur, saklanır gölgelerde, insanlar çıkmaz dışarı kolay kolay ve cırcır böceklerinin kulakları sağır eden bağırtısı dışında ses yoktur ortalarda.

Ben de o günü öylesine günlerden biri sanmıştım.Küçükken beri garip olayların gelişini önceden sezebildiğimi düşünmüşümdür fakat o gün hiçbir değişiklik hissetmemiştim, ben fark etmeden değişmişti her şey ve o zaman eskiden izlediğim filmlerden birindeki adamın dediğini hatırladım, "karımın böyle bir günde ölebileceği aklımın ucundan geçmezdi".

Pencerenin kenarına oturmuş, kendime güzel bir kahve yapmış yanına dün akşam yaptığım karamelli kurabiyelerden koymuş, elime klasiklerden bir kitap almış, ağır ağır okuyordum. O güne ait hatırladığım şeylerden biri de zihnimdeki düşüncelerın garip bir sis bulutu altındaymışcasına benden uzaklaşmalarıydı. Ya o andaki düşünceler bana ait değildi ya da hiçbir düşünce hiçbir zaman bana ait olmamıştı, bilmiyorum, bildiğim tek şey, o garip hissiyatın duyduğum acaip gümbürteye kadar devam ettiğiydi.Önce gök gürültüsü sandım, fakat tabi ki mümkün değildi, havada tek bir bulut yoktu, sonra denizdeki büyük gemiden geldiğini sandım fakat orada da bir hareket yok gibi gözüküyordu .Bu arada büyük ihtimalle gözlerime bir şeyler oluyordu, görüşüm bulanıklaşmıştı ya da zihnimdeki sis bulutu cisimleşmiş ve çevreye yayılmıştı; elbette ki en olasılık dışı teori buydu ve aynı zamanda en akla yatkın olanı da, böylesine aydınlık bir havada, durup dururken basan bu sis başka türlü nasıl açıklanır bilemiyorum.

Dışarıya bakmayı sürdürüyordum, sis bulutunun altında her şey eskisi gibi duruyordu fakat ses gitgide artıyordu, o gümbürtünün dışında hiçbir şey duyamaz olmuştum, evin içindeki eşyalar da sesle titreşiyor gibiydi. Titreşme arttıkça arttı ve bu esnada sis o kadar yoğunlaştı ki ellerimi göremez oldum. Odadaki eşyalarla beraber ben de titreşiyordum sanki, o an, bu sesi duyan ve bu sisi gören diğer insanların ne yaptıklarını hayal etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Titremeye engel olamıyordum, müthiş devasa bir korku sarmıştı içimi. Ölüyor muydum? İnsan böyle durup dururken ölür müydü? Böyle bir sesle ve böylesine yoğun bir sis altında mı ölürdü? Zihnimi toparlamaya çalıştım, hasta mıydım, bir yerden mi düşmüştüm,kalp krizi ya da beyin kanaması gibi ani gelişen bir sorunum mu vardı şu an, tam şu an? Ne yapıyordum en son? Kahve içip kurabiye yiyordum ve hayır bedenim de zihnim de gayet rahattı, sağlığıma bir şey oluyor olması pek de söz konusu değil gibiydi, zihnim bulanıktı evet ama bunun pek önemli bir ayrıntı olduğunu düşünmemiştim o an.

Öyle bir an geldi ki, titreşimin beni patlattığını sandım, aslında sanmak pek doğru bir tanım değil, beni patlattığına emindim. Parçalarım sisin altında oraya buraya dağılmış gibiydi, ellerim miydi o odanın bir köşesinden bana el sallayan? Ayaklarım da keza ritmik bir tempo tutturmuş gibi kendi kendilerine dans ediyorlardı,duyuyordum seslerini, sadece kafam kalmıştı belki de, ellerim olmadığından vücudumu kontrol edemiyordum. Böylesine şapşal bir tekerleme benim ağzımdan mı çıkıyordu? Yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi;

minik domuzcuk aynaya bakmış ve aynada görmüş bir domuzcuk bir kez daha baktığımda diğer domuzcuğun odanın gerisinden kendisine doğru görmüş yaklaştığını döndüğünde arkasını bıçağı sırtından değil yemiş kalbinden ve böylece öğrenmiş minik domuzcuk hayatın ibaret olduğunu yansımadan.

Hiçbir anlam ifade etmeyen bu tekerlemeyi söylemeyi bırakamıyordum. Kulaklarım sesimi odanın diğer tarafından duyar gibiydi, bu da demekti ki ağzım ve dudaklarım farklı yerlerdeydi, iyide iyiye ürkmüştüm keza ölmüşsem bile devam eden bu işkence ölme korkusundan beterdi, hep denilenin aksine.Bedenimin parçalanmasına ne lüzum vardı, ona anlam veremiyordum, kalp krizi geçiren bir insanın cesedi bu kadar parçalanmamalıydı. Sonra birden aklıma geldi, üzerime bir bomba yerleştirilme ihtimali. Peki ya kim, ne zaman yerleştirmiş olabilirdi? Bu olasılığı da dışladı düşünen şey.Evet artık ben bir "düşünen şeydim", ötem, berim neydi, nerede bitip, nerede başlıyordum, sınırlarım neydi, beni ben yapan neydi? Kimdim? Benden ayrılan tüm bu uzuvlar beni ben yapan şeyse, düşünen şey neydi?

Tabi ki düşünme sürecini uzun zaman sürdüremedim çünkü büyük ihtimalle ben hatırlamıyor olsam da o da patlamıştı. Parçaları yerlerde olmalıydı. Havada asılı minik düşünce kırıntıları bana ait olan son şeyler olmalıydı. Düşünecek ne kalmıştı ki geriye, "düşüne şey" düşünce olunca, o da yokoldu.

İşte başıma gelen ölüm gibi şeyden geriye hatırladığım bunlar kaldı. Büyük gümbürtü gittiğinde ve sis dağıldığında, parçalarımın yerli yerinde olduğunu gördüm. "Düşünen şey" de yavaş yavaş ben oluyordu. Dağılmış parçalanmış kimliğimi geri aldım, ayaklarımı ellerimi ve geri kalanları da.

Pencereden dışarı baktım, dışarıda da her şey normal gibi duruyordu. Kafamı tam çevirecekken, tıpkı benim gibi insanların sokakta dolaştıklarını gördüm, pencereye doğru bakıp selam veriyorlardı. Kaç tane ben olduğumu sayamadım bile. Ne kadar çokmuşum öyle. Aynada yansımama baktım ve benim gibi 12 kişi saydım aynada.Beni taklit ediyorlardı.

Arkamı döndüm yansımalardan biri geldi ve bıçakladı beni. Fakat fark etmez benden o kadar çok var ki. Topraktan fışkıran çimen gibiler.Birden tiksindim her şeylerden, ne gerek var tüm bunlara diye dolanmaya başladım ve birden hatırladım, "big bang" gerçekleşmişti, büyük patlamayla çoğullaşmıştı her şey, tıpatıp birbirin aynı olan fakat bir şekilde farklı görünen, kendini tek ve biricik sanan çoğunluklar. Big bang aynı zamanda bir ego patlaması olmalıydı, kendi etraflarını tavaf eden minik küreler.

Ve işte böyle muhteşem bir cumartesi günü, çoğaldı her şey. Yarın pazar ve tatil ilan ettim.

Kıssadan hisse; her şey sıfırlanıncaya kadar kendini "ben" ilan eden büyük egolara dayanmalı. Sonrası tamam.

Esindaş

0 yorum: