16 Mayıs 2018 Çarşamba

Düello

Kapıyı çaldım, son bir saattir önünde dikildiğim ve aralıklarla çaldığım kapıyı. İçeride olduğundan eminim, öğrenmek istediğim tek bir şey var, cevabını alacak ve gideceğim. Kapının altına 4. notumu attım, üzerine "eğer şimdi kapıyı açıp, soruma cevap verirsen, seni sonsuza kadar rahat bırakacağım" yazdığım. Kapı hala açılmıyor. Sokaktan gelip geçen bir kaç insan garip garip bakıyorlar bana, hayır, gariplik bende değil, kapıyı açmayanda. Bacaklarım yorgunluktan ağrıyor, kaldırıma oturuveriyorum. Üstüm başım toza bulanmış, oysa ki süslenmiştim bir güzel, en güzel eteğimi, en güzel bluzumu giymiştim, ayaklarımda ise converseler, zıt görüntüleri severim, fakat galiba en çok olmayacak duaya amin demeyi severim, kahrolası karakterim, bir de çok inatçıyımdır söylemesi ayıp. Bahçe duvarından atlamak geçti içimden fakat gözüm yemedi, o kadarı da artık garip olmaz mıydı? Haneye tecavüz gibi bir şey. Pislik,pislik, pislik diye geçirdim içimden. Gözüm file çoraplarıma kaydı, dayanmaları imkansız, çoraplarıma üzüldüm birden., bizdeki marjinallik file çorabın izin verdiği yere kadar. Yeni yaptırdığım manikür de tırnaklarımı bu hızla yemeye devam edersem daha karşısına çıkmadan bozulacaklardı. Bu arada kaçık çorabı ve bozulmuş ojeyi hiç sevmem fakat kahve severim, bir espresso olmasa da amerikano severim, filtre kahve de severim, sekersiz ve sütsüz olacak elbette, bu da marjinalliğimin başka bir göstergesi olsa gerek. Bir yerlede acı kahve içenlerin psikopat olma eğilimi gösterdiklerini okumuştum, hiç yakıştıramam öyle şeyleri kendime ve kaldı ki anonim bir karakterim şu anda burada, yoksa bu derece manyakça bir şeyi kendi adım ve soyadımla yapmam mümkün mü? Tövbe, tövbe.

Hayır, elbette psikopat değilim, sadece ve sadece meraklı bir insanım ve her zaman karşımdaki insana "neden" diye sorduğumda, ondan cevabını almak isterim, kaçamaz benden. Bu arada bariz kahvesizlik belirtileri gösteriyor gibiyim, bir kahve olsa da içsem, memleketimin her tarafı çay, nereden bulacağım kahveyi. Kalkıp biraz dolandım sokak aralarında, arka sokakta minik bir turistik cafe buldum,kahveyi paketletip geri döndüm malum kapının önüne. Saatee baktım, tam beş saat olmuş şuraya geleli. Çantamdan cep kitabımı çıkardım, "Budala". Hayır hayır kitabın adı o, ben kesinlikle budala değilim, özel olarak bu kitabı okuyor da değilim, denk geldi diyelim.

'ah! emin olun ki kristof kolomb, amerikayı bulduğu zaman değil, fakat bulmak üzere olduğu zaman daha mutluydu.

inanın ki, mutluluğun en hararetli dakikası belki, yeni dünya'yı keşfetmeden üç gün önce, bütün tayfaların ümitsizlik içinde ayaklanarak, avrupaya tekrar dönmek istediği zamandı.

asıl önemli olan şey hayattır.yalnız hayat!

bu sonu gelmeyen bir arama, hayatın sonsuzluğudur. yoksa onun bulunması değil!'

Bu ne demek ki şimdi? Ruhumu anlamaktan ne kadar uzaksın Dostoyevski! Benim için tek önemli olan cevabı duymak, ona kalsa önemli olanın benim kapı önünde beklememmiş. Yalan! Şurada bitap şekilde oturmamın, bu rezil rüsvalığımın, kaçık çoraplarımın ve de yenmiş ojelerimin neresinde mutluluk var?

Yaşlanıyorum burada galiba, gün batımına bir kaç saat kaldı. Küçükken gün batımının peşinde çok koşardım, battığı yeri yakalamak için, batarken yakalarsam eğer, doğarken benimle doğar diye saçma sapan bir düşünce saplanmıştı minik beynime. Yakalayamadım tabi ve hiç doğamadım.

Beşinci notumu yazıp kapının altına attım; "Neden, neden, neden? Neden varım, neden varsın, neden varız ve sen hem var olup hem yok nasıl olabiliyorsun?Eğer varsan neden terkettin?" Doğrusu bu ya, pek de umudum yok, ama dediğim gibi, marjinal bir inatçıyım ben ve hakikati öğrenene değin tüm yalanların üzerinden yakarak geçeceğim.

Çıktı sonunda kapıdan, yüzünü görünce kalbim patlayacak sanırken, yüzüne bir kahkaha patlatıvermişim. Aptal aptal baktı suratıma, yılışık bir sırtlan sırıtması vardı yüzünde. Galiba cevap verecekti, aman tanrım evet cevap verecekti, anlatacaktı bana, elini uzattı. Elimi uzattım uzattığı ele, ve onu öyle bir güçle fırlattım ki yukarıya doğru, gökyüzünde küçük bir noktaya dönüşene kadar büyük bir hızla uçtu, kayboldu, doğrusu bu ya olması gereken yere gönderdim onu ve hiç de pişman değilim, sonrasında çırparak temizledim ellerimi ve en sevdiğim eteğime sürdüm. O evden çıkınca evin içinde onunla yaşayan tüm yalanlar ve dolanlar, düzenbazlıklar, sömürü düzeni içindeki ahmaklar, kendisinin yarattığı şeyin tacirleri, yalanın devam edeceğini sanan yılanlar ve türlü türlü sürüngenler de hızla ayrıldılar oradan, kendilerine daha büyük bir "yalan" bulmak adına.

Evi böylelikle boşalttım, kendi evimi, bir daha bir düzenbazı içeriye almam mümkün değil, nerede olsa tanırım onu ve onları. Her şeyin yalan olduğunu anlamak için suratına bir kez bakmak yetti, eliniz kolunuz yalan söylese de gözler söyleyemez asla bu da tanrının bir hikmeti olsa gerek.Sorumun cevabını alamayacağımı anladığımda, bunca yıldır teslim ettiğim hakimiyetimi de geri aldım böylelikle ve siz buna bir nevi "özgürlük" de diyebilirsiniz.

"kendisinin tanrı olduğunu söyledi
'iyi ki geldin, dostum', diye haykırdım,
'ölümümden önce seninle görüşmeyi
hep ummuştum'.

öldürdüm o'nu ve attım
cesedini bir havuza.
- ama keşke gerçekten de
tanrı olsaydı o budala!"

Esindaş

0 yorum: